5 Ekim 2015 Pazartesi

"Suya yazı yazmak gibiydi hayat, onca yazdığının fısıltıyla allak bullak olması gibiydi..."

Öyle bir boşluğa bıraktık ki kendimizi bulut beyazı oluruz sandık. Oysa toprak kokusuna karıştık. Gökyüzüne kavuşacağız sanarken yeryüzünde bulduk kendimizi Efendi. Zamansız kapıldık ama tam zamanında kapıldık sandık. Zamansız çektik kendimizi hayatın köşesine. Mola aldık sandık. Oysaki sadece zaman çaldık kendimizden ve kendi benliğimizden. Zamana bırakalım daha kolay olur derken zaman aldı götürdü bizi benliğimizden.

Biz zamanı ilaç sandık Efendi. Oysa zaman korkularımıza giden bir tekneydi. Karaya çıkalım derken fırtınalar arasında kaldık. Artık ne bulut vardı bizde ne de toprak kokusu. Âşık olduğumuz mavilikler siyah oldu. Ve bizi en çok siyahlar yordu.

Zamansız geldik Efendi. İki nefeslenelim dedik oysa çoktan gelmişti vakti gitmelerin. Bizi gitmeler yordu en çok da zamansız gitmeler. Oysa gelmesini beklememiştik zamanın. En beklemediğimiz zamanda en beklemediğimiz kıyılara vurdu bizi. Bizi bu beklenmedikler yordu.

Mürekkebi kurumamıştı daha kurduğumuz hayallerin. Öyle acele ettik ki yüreğimize bulaştı mürekkebi hayallerimizin. Çıkar sandık mürekkep mavisi. Ve yüreğimizi karartan hep o mürekkep mavisiydi Efendi. Bizi en çok mürekkep mavisi yordu.

Zamansız bekledik hep. Kapılarımızı zamansız açtık. Oysa asma kilit vurmak daha kolaydı. Biz zamansız kilitlendik Efendi. Oysa korkaklıktı kilitlerimiz. Ve bizi hep bu fazla cesaretimiz yordu.

Biz çiçek beyazına kavuşuruz sanarken toprağa değdi yüreğimizin yaprakları. Biz zamansız çiçek açtık Efendi oysa zaman kahverenginin zamanıydı. Biz zamansız yere çiçek açan ve sonra rüzgâra küsen ağaçlardık yapraklarımızı bizden aldığı için. Ve bizi en çok bu zamansızlıklar yordu...
Oysa zamansız olan rüzgâr değildi. Biz zamana uyamadık. Geç kaldık Efendi, yarım kaldık. Ve biraz da yarda kaldık...